Anasayfa
Hakkımızda
   Başkan
   Amacımız
   Kurullar
Röportajlar
   Röportajlar
   70 Yaş ve Üstü Röportajlar
Makaleler
Raporlar
Faaliyetlerimiz
Basın Açıklamaları
Basında Bilka
Köşe Yazıları
Fotoğraf Galerisi
İndirimli Kuruluşlar
Slaytlar
Linkler
İletişim


Başlangıç Sayfası Yap Başlangıç Sayfası Yap
Favorilere Ekle Sık Kullanılanlara Ekle
Özel Arama
Bilmek Mi, Kendini Beğenmek Mi?



Prof. Dr. VECDİ ARAL

Bilme, bilgi edinme ihtiyacı, bir dürtü olarak insan doğasının derinlerinde yatar. Bu dürtünün ne denli güçlü olduğunu tinsel(manevî) tarihin her sayfası, özellikle onun bu güne değin oluşturulup dikilen gururlu binası açıkça gözler önüne serer.

Bu dürtüsüne uydukça da insan, bütün insan bilgisine çizilmiş olan sınırların bilincine ulaşır. Son çıkarsamada Sokratik kendini bilme, bir hikmet, bir bilgelik olarak algılanır: “Bildiğim tek şey, hiçbir şey bilmediğimdir!”

Eşya ve olayları kavrayıp bilme olayında, bilecek olan kişi ile bilinecek olan konu arasında bir ilişki kurulması söz konusudur. İşte bilginin dar ve sınırlı olmasında, kişinin(insanın) ve bilinecek olan nesnenin doğal özellikleri ve durumu büyük rol oynar. 

Nesne açısından baktığımızda, insan bir nesneyi ancak, o nesne karşısına çıktığında, kendisinin duyum ve algılama alanına girdiğinde kavrayabilir. Bu durum, yaşamda pek çok şeyin bilgimizin dışında kalacağını, bunun bizim için kaçınılmaz olduğunu gösteriyor.

Nitekim, evrenin sakladığı, çok büyük, âdeta sonsuz mekânın bizden uzakta tuttuğu, bu yüzden bize kapalı olan sayısız dünyalar düşünülsün! Keza, kendilerinden hiç haberimiz olmayan geçmişteki dünya ve insanlığın geçirdiği evreler düşünülsün! 

Nihayet, önceden bilemeyeceğimiz gelecekteki olayları düşünelim! Sanki karşımızda tümüyle karanlıkta ve ölçülemez büyüklükte bir deniz var.

Diğer yandan dünyada bilgimize sunulmuş, kavramamıza elverişli pek çok şey de yetkin değil. Yeryüzünün geçmiş evrelerine ilişkin sadece çok az sayıda bilgiye sahibiz. Uzak bir geçmişe ilişkin sayısız tarihî olaylar için aynı şeyi söyleyebiliriz.

Güç yorumlanabilir anıtlardan geçmişe ilişkin, doğal olarak ancak parça parça bilgiler elde edebiliyoruz. Burada araştırmacı, sağlam adımlar atmasına izin vermeyen güvenilmez bir zemin üzerinde bulunmaktadır; o, yarı karanlıkta yürüdüğünü ve büyük bir güçlükle oluşturduğu bilim binasının yeni bir buluşla, etrafa dağılacak kartlardan yapılmış bir ev gibi olduğunu her zaman göz önünde bulundurmak zorundadır.

Erişebildiğimizin noksanlığı kadar, onların anormal çokluğu da aklımız için bir engel oluşturabilmektedir. Gerçeklikte(dünyamızda) yer alan her şey bireysel bir varlıktır ve tümüyle kendine özgü bir biçimde yapılanmıştır.

O, bir çok durumda çok zengin özellikler ortaya koyar; öyle ki, akıl bunların üstesinden gelemez; birey tümüyle tasvir edilemez(betimlenemez) bir varlıktır. 

Böylece bilgimizi daraltan ve sınırlandıran, bilmek istediğimiz konunun özelliklerinden başka, bizzat bizden, biz insanlardan gelen noksanlıklar da bu daralma ve sınırlanmada büyük bir rol sahibidir.

Gerçekliğin bilinmesi için görme, işitme, tat alma ve dokunma gibi duyumlar vazgeçilmez araçlardır. Bizi kuşatan, içinde nefes alıp yaşadığımız dünyaya ilişkin bilgiye ancak onların aracılığı ile ulaşabiliriz. Nedir ki, bu duyumlarla varlığı bütün zenginliğinde, çok çeşitli ve renkli özelliklerinde tümüyle tanımak olanaklı değildir; onlar varlığın sadece belli yanlarına uyarlanmıştır, bunların dışında hiçbir özelliği algılamazlar. İyi biliyoruz ki, görme duyumu, sıcaklık duyumu, ses duyumu sürekli olan dalga boyunun çok sınırlı bir kesitine duyarlıdır; bu kesitlere düşmeyen hiçbir şey duyumların onları doğrudan algılamasına elverişli değildir.

Şimdi biz, duyumla algıladığımız şeyi akla uygun olarak kavramak, kavramsal olarak onun niteliğine ulaşmak isteriz. Oysa aklımız eşya ve olayları oldukları gibi kavrayıp anlamakta yeterli bir güce sahip değildir; biz, etrafımızda var olan ve olup biten her şeyi aklımızın yapısında yer alan bir takım kalıp ve kategorilere bağlarız, bilgimizi böylece oluştururuz. Bu yüzden varlığın özünü doğrudan algılayıp bilmek bizim için olanaksızdır.

Bu kavram ve kategoriler arasında, içimizdeki yüksek değerler de yer almaktadır. Yücelik, ahlâk, hakikat ve estetik gibi bu değerler manevî yanımızı oluşturur. Bir ölçü ve kalıp niteliğinde olan bu değerlerle biz, dışımızdaki bütün her şeyi değerlendiririz. .

Şu var ki, ancak duygusal bir yaşantı ile kavranan bu değerleri herkes tümüyle yaşama geçirememekte, kendi yaşamında yansıtamamaktadır. Bu konuda insan bilincinin darlığını saptayan psikoloji, yaşamda bu değerlerden çok kez ancak birine ve nadiren de bir kaçına ağırlık veren insan tiplerinin varlığına işaret etmektedir: Dinî insan, etik insan, teorik insan ve estetik insan gibi.

Buna göre, bu tiplerden her biri için yaşamın anlamının çok sınırlı olarak algılanabileceğini düşünmek zor değildir. İşte böylece, bilgi ve yaşamın sınırlarına bilinçli olmayanın bildikleri ile yetinmesinin, kendi yaşamından kıvanç ve övünç duymasının ne denli yersiz olduğu anlaşılmaktadır. Bu gibi kimseler duyumsadıkları övünçle diğer insanları hor görmek, tüm varlığa saygısız davranmak tehlikesi ile karşı karşıyadırlar.

Saygının olmadığı yerde sevgi de olamayacağına göre, boş bir gurura kapılmış olan bu kişiler, yaşamın anlamında yanılmış olmakla, asıl mutsuzluğa düşmüş, acınacak kimselerdir.

Bunun için GOETHE’nin sözü ile “Düşünen insan için mutluluğun en güzeli, araştırılabilir olanı araştırmış olmak, araştırılamayanı sessizce kutsamaktır” diyebiliriz.

Sonuç olarak, yetkinliğin bu düzeyine ulaşmış bir kimsenin ancak, alçak gönüllülük içersinde her türlü varlığa saygı ve sevgi duyacağı, onları geliştirip kişilik kazandıracağı burada özellikle vurgulanmalıdır. Yetkinliğin ve dolayısıyla mutluluğun tamamlanması buna bağlıdır.

Çünkü bu dünyada var oluşumuzun tek nedeni ve anlamı, var etmek ve yaşatmaktır, yıkmak ve yok etmek değil.


Eğitim Sisteminde Yapılan Yeni Düzenlemelere İlişkin Eğitimcilerin Görüşlerinin Değerlendirilmesi
Bu araştırmanın amacı, okula zorunlu başlama yaşının 72.aydan 60.aya indirilmesi, 8 yıllık zorunlu eğitimin kaldırılarak 4+4+4 şeklinde 12 yıllık zorunlu eğitime dönüştürülmesi ve ilk 4 yıldan sonra mesleki yönlendirme yapılabilmesi gibi konularda Milli Eğitim Bakanlığı’nın yaptığı düzenlemelerin öğretmenler tarafından nasıl değerlendirdiğini belirlemektir.
Sosyal Bir Sorun Olarak Trafik
Trafik düzeni bir medeniyetin dışarıdan görünüşüdür/aynasıdır. Bir ülkede veya bölgede insanın ne kadar saygıya değer olduğunu trafiğin işleyişiyle ölçmek mümkündür. 
Tıbbi Uygulama Hatası ve Komplikasyon Ayrımı
Sağlık toplumsal bir hak olmakla birlikte sadece sağlık çalışanları tarafından korunması gereken bir durum olarak değerlendirilmemelidir. 
Öğrenilmiş Doğum Korkuları
Korku, gelecekte olabileceğinden kaygı duyduğumuz olaylardır. Peki, hiç tecrübe etmediğimiz bir süreçle ilgili nasıl oluyor da korkuya kapılıyoruz.
Ortaçağ İslam Teolojisinde Kadın İmgesi
Genelde semavî dinlerin, özelde ise İslam dininin temel amacı, insana yüce Tanrının kutsal buyruklarını ulaştırmayı ve benimsetmeyi sağlamaktır. Bu ise onların, ırk, cins, renk, dil ve kültür farklılıklarına bakmaz
Aşkınlıktan Yüceliğe Tüketim
Postmodernizm çağında açığa çıktığı gibi modern ekonominin “ihtiyaç, üretim, tüketim" gibi bütün kavramları temelden maluldür. Bu illetin arkasında ise dayandığı dünyagörüşüne ilişkin meta-ekonomik bir büyük değişim yatmaktadır.
Bilmek Mi, Kendini Beğenmek Mi?
Bilme, bilgi edinme ihtiyacı, bir dürtü olarak insan doğasının derinlerinde yatar. Bu dürtünün ne denli güçlü olduğunu tinsel(manevî) tarihin her sayfası, özellikle onun bu güne değin oluşturulup dikilen gururlu binası açıkça gözler önüne serer.
Geleneğin Karikatürleşmesi: Bitkilerin Suyunu Çıkarmak*
Modernliğin yarattığı eski toprak özlemi (nostalji) bitkilere ve bitkisel tedavilere ilgiyi arttırdı. Tabiata dönmek istiyoruz ama yaya değil; modern tıbbi yöntemlerden ve ilaçlardan deva bulamadığımızda bitkilere sığınıyoruz.
Çevrenin Korunmasında Mahalli İdarelerin Rolü ve Önemi*
Çevre kavramı hayatımıza yeni girmiş olmasına rağmen kapsamı, boyutları ve çok ve büyük sorunları ile son derece önemli bir kavramdır.
 
Nesep Hukuku ve Babalık Davalarına Tarihi Bir Bakış
Nesep olgusu tarih boyunca insanların ve hukukun çok büyük ilgi, merak ve kader çizgisinde bulunmuştur. Nesep ve aile kavramları aynı bütünün değişik yüzleridir. Biri diğerinden ayrı düşünülemez.
Ülkemizde Osmanlı İmparatorluğu Ve Cumhuriyet Döneminde Hâkim Ve Savcılığın Düzenlenmesi
Osmanlı İmparatorluğunda yargılama işleri kadı ismi verilen hâkimlerce görülürdü. Kadı, peygamber namına suçluyu cezalandıran ve suçsuzu ayırıp İslam hukukuyla hükmeden hâkim demektir. Bir manası da hüküm ve hâkim olup, esasen kat ve ayırma manalarına da gelir. Kadılar hem idari hem de yargı yetkilerine sahiptiler.
Çalışma Süreleri
1475 sayılı eski İş Yasasında “İş süresi”, 4857 sayılı yeni İş Yasasında “Çalışma süresi” olarak deyimlendirilen çalışma sürelerine ilişkin esaslara yer verilmiş, bunların uygulanma şekillerinin ise Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ( ÇSGB ) tarafından hazırlanacak bir Yönetmelikte düzenleneceği öngörülmüştür ( 4857 sayılı İşK. m.63 ).
Kadına Yönelik Aile İçi Şiddete Türk Hukuku'nun Yaklaşımı
Sosyal bir kurum olan aile , medeni hukuk, tarih ve toplum bilim açısından, aynı çatı altında yaşayan anne, baba ve çocuklardan oluşan bütündür. Başlangıçta -teşkilatlanma ve korunma ihtiyaçları sebebiyle- çok geniş bir topluluğu ifade eden aile tarihi süreç içerisinde iktisadi ve sosyal gelişmeye de sıkı bir şekilde bağlı olarak -toplumların siyasi mahiyetlerindeki değişiklik, fertleri koruma fonksiyonunu
Kadına Yönelik Aile İçi Şiddetin Boşanma Davalarına Yansıması
Bireyin biyolojik, iktisadi ve sosyal varlığı ile çok yakından ilgili olan aile hukuku, bütün dünyada ve Türkiye'de giderek eşler arası eşitliğin daha ağırlıklı olarak kabul edildiği bir hukuki yapılanma ve ilkesel değerlere yönelmiş bulunmaktadır.


Bilka - Bilge Kadın Araştırma Merkezi © 2008

Hazırlayan: Yıldırım Erdemli